Antika merakının zenginlerin hobisi olduğu düşünülür. Fakirin derdi zamanda atlamak; mümkünse ay başlarından ay başlarına sıçrayarak kısmen ölü taklidi yaparak yaşamak. Sıkılma işi de evin yaşlı bireyine bırakılır. Nostalji aralarda ondan esecektir ve kafidir.

Oysa yaşanılan zamandan gayri her zamana bayılma ya da ne bileyim hayran olma her çağın zarif hastalığı. Kapalı Çarşı’daki hanlarda içilen çaylar sanki başka sıcaklıkla geçer boğazlardan. Gramofondan gelen ses kalpleri yumuşatır. Cumbalı evlerin olduğu mahalleler, Yeditepe İstanbul tadında insan ilişkilerini hatırlatır. Tophane, Karaköy’den uzun istikamet Emirgan’a doğru yürüyüş, yüzlerce eski hikâyeyle su gibi geçebilir.

Kesin ki, nesnelerin biçimleri değişse de kullanım amaçları aynı. 1960’lardaki ahşap radyodan dinlenilen müzik, âşık adamlar ve kadınlar için neyse, tınılar kulaklığındayken İstiklal’de yürüyen biri için de aynı. Aşksız yaşayamıyor insan evlatları, hepimizin tecrübesi. Objeler, dışavurumlarımızda bizi yalnız bırakmayan taraflarımız.

“Eski” merakı kimle başlamış, ne zamanı kapsar? Misal, bugün elinizde tuttuğunuz hangi nesne ileride nostaljik ilgiye mazhar olacak? Aslında Ericsson telefonlar o yüce makama erişti bile. Yedi kollu pirinç şamdan kadar ilgi görecek mi misal IKEA’nın dekoratif malzemeleri? Zaman geçip gittikçe ne kalacak ne kaybolacak? Balat halk mezatında deneyimledim:

Haftanın üç günü mezat

Balat’ta, Fener Antik Mezat’ta, haftanın üç günü mezat yapılıyor. Gündüzün 3’lerinde başlayıp saatlerce sürüyor. Aylin Hanım, Aslı Abla, Özhan Bey, Celalettin Bey, Balat Ahmet, Kral… Herkes birbirini tanıyor. Janti pozlardan ziyade pozsuzluk hâkim. Kimse kasmıyor. Sıkıldıysan, çık kapıya, sigaranı iç. Kapıdan içeri doğru, sigara elde, kafanı uzatmak serbest. Arada çay dağıtılıyor. Şakalaşmalar gırla. Münadi ürününü tanıtırken ilginçtir dürüst. Ürünün sahibinin biçtiği edere, “Yahu etme bu Çin malı. Bak made in çayna” lafını yapıştırıveriyor. Bozulmaca, gücenmece yok. Şüphesiz, sınıf fark etmeksizin, eşitlendiğimiz yer, behemehal Çin malı kullanıcıları olmamız.

Çok eski, kullanılamaz durumdaki ürünlere yorgun ürünler deniliyor. Soba ütüsü, pürmüz, körük alanların yüzüne ikinci gidişimde eğilip bakmıyorum. Dekoratif ürünler onlar. “Çalışır durumda, siyah beyaz televizyon” deniliyor ve ekleniyor: “Eveet, bir pop art ürünümüz.”

“Satıyoruuumm” deyince bir “ma” sesi duyuluyor. Oluyor sana “satma!” “Ma”yı söyleyenin kim olduğunu bulmak çetin iş. 3 lira, 5 lira, 10 lira, 20 lira. Öyle deli paralar değil. Deli para bahsi geçecekse, önceden uyarısı şöyle: “Bi çılgınlık yapalım mı? Kaçla açalım?”

1970’li yıllardan kalma bir ajanda, altı porselen gaz lambası, Macar yapımı gemici feneri, iki adet güğüm, Sovyet işi matara, ahşap kutular, Rus yapımı guguklu saat… Kapağı bakır rölyefli fotoğraf albümünü yanımda oturan, mezata ilk defa gelen iki genç kadından biri alıyor. Alıcılara ürünleri verildiğinde yanında yöresindeki insanlar şöyle bir bakıyor, “tühh, gitti” ifadesi var yüzlerde. I. Dünya Savaşı’nı görmüş olduğu tahmin edilen dürbün var sırada. Sonra piştov. Tabii ki hastalarının çoğu adamlar.

Zamanla el yeniye gitmiyor

Mezatı işleten Celalettin Dursun, birkaç yıl öncesinde, Galata’da tekel bayi işletiyormuş. 15 yıl kadar sürmüş bu iş. Sonra bulundukları bina satılmış. “Bilirsin, … Yatırım.” Manidardır ki, yatırımcıları, hükümet partisi kadar iyi tanıyoruz. Oysa ne ilgilendirirdi vatandaşı.

“Binayı aldıktan sonra bizi kovdular oradan. Son içki kanunlarından sonra, zaten bitmişti. 15-20 yıldır biriktiriyordum zaten böyle eşyaları falan. Beğendiğim şeyleri alıp bir kenara atıyordum. Bir arkadaşımız mezat yapalım dedi. Sonra bi baktık ki 3 kat tıklım tıklım komple dolmuş. Balat’a geldik işte. 3 yıldır buradayız.”

Burdan satılan, sonra geri dönen ürün oluyor mu? Meraklıları, devir daim yapıyorlar mı?

Zaman zaman çıkıyormuş. Yer darlığından, kullanmadığından. Eski şeyleri kullanmak alışkanlığa da dönüşebiliyor. Zamanla, el yeniye gitmiyormuş. “Bir IKEA malı bir bilmem ne malı. Bana çok saçma geliyor. Yaşanmışlığı var. Onu düşünüyorsunuz. Bir şeyi elinize aldığınız zaman, 80 senelik bir şey diyorsunuz. Kim bilir kimlerin elinden geçmiştir diyorsunuz. Fincan alıyorsunuz elinize.  Alman Bavaria. 80 senelik limoj. Kim bilir hangi konaktan, köşkten çıkmıştır.”

Mezata gelmek de alışkanlık yapıyormuş çoğunda. İlla bir şey almasına gerek yok. “Eğlenceli, samimi, dostça bir ortam. İnsanlar, eşini çocuğunu alıp rahatlıkla gelebiliyor. Hırs yok. Bazen tatlı rekabetler oluyor mesela. İkimiz aynı ürün için kapışabiliyoruz. Misal sen benim arkadaşımsın. İkimizde bir şeyi çok beğendik. İcabında bu 20 liralık bir ürün, 50 liraya kadar çıkabiliyor. En son bende kalıyor. Alıyorum direk sana hediye ediyorum. Öyle jestler de oluyor.”

Yakınlarda, Romalı Perihan’ın müzayedesi olacakmış. “Rahmetli hiçbir şeyi atmamış. Bir kamyon kıyafet var. Çanta, ayakkabı, şapka.” Rahmetliden kalan ürünler… İnsanın içi cız etmiyor değil. Bir nevi talan.

Ama mülkiyetsizlik üzerinden düşünürsek, zamanaşımıyla, elden ele kullanımda ne kötülük olabilir?  Çivisi çıkmış dünyaya çivi çakılmayacağına göre, eşyalar elden ele…

Filiz Gazi, 07 Temmuz 2016, kulturservisi.com
DEVAMI